30 Olmadan Bilgi Kaynağı Olsa?
Beni tanıyan arkadaşlarım farklı hedeflerim olduğunu bilir. Mesela kafaya koyup 30 yaşına gelmeden 30 ülke görmek istiyorum dediğimde arkadaşlarım bunun bir hayal olduğunu söylemişti. Hatta içlerinde haklı çıkacağına yürekten inanan arkadaşlarım da var. Hala 30 yaşına gelmeden 30 ülkeyi görebileceğimi düşünmüyorlar.
Aslında bu fikir ile farklı bir proje doğdu. 30 Yaşına Gelmeden Yapmanız Gerekenler diye dijital bir kaynak yaratsak ve insanların 30 yaşına gelmeden edindikleri tecrübeleri buradan paylaşmalarını sağlasak nasıl olur diye düşündüm. Herkesin böyle bir tecrübe kaynağına ihtiyacı olabilirdi çünkü herkes hepimizin geçmiş olduğu o yıllardan geçecek ve birgün 30 yaşına gelecekti.
Buradan ilan ediyorum ilerleyen dönemlerde 30 Olmadan projesini tecrübe aktarımı olacak bir kaynak yer haline dönüştüreceğim. Desteğinizi beklerim.
Bir İngiliz Atasözü
Bir İngiliz atasözü şöyle diyor;
“You always admire what you really dont understand”
Basitçe anlamadığınız şeye hayranlık duyarsınız diye Türkçe’ye çevirebileceğimiz bu söz birçok konu ve durum için kullanılabilir. Son Bulgaristan gezimde (daha yazısını sizlerle paylaşmadım) sokaklarda dolaşırken eski kitapları toplayıp satan yerlere rasladım. Orada yer alan kitapların büyük çoğunluğu Rusça kitaplardan oluşuyordu diğer bir kısmıda İngilizce kitaplardan. Kitaplardan birini elime alıp içini açtığımda gördüğüm bu söz gezimin geri kalanında aklımdan hiç çıkmadı.
Anlamadığın bir şeye hayran olmak ne kadar anlamlı gelebilirdi? Mesela aşkı anlıyor muyuz? Biraz anlamaya başladığımızda, onu yaşadığımızda o artık aşk mı oluyor? Ya da hakkında çok bilgi sahibi olmadığımız bir kişiye duyduğumuz saygıyla hakkında biraz bilgiye sahip olduktan sonra duyduğumuz saygı aynı mı? Hep bilinmeze bir hayranlık yok mu?
Yurtdışı gezilerim bu İngiliz atasözü için güzel bir örnek olabilir. Yıllarca televizyonlarda milli takımlarını izlediğimiz ülkeleri hayal ettik. Adamlar ne güzel futbol oynuyor, neyle besleniyorlar acaba dedik. Bizim ülkemizde de onlarda olan yeşil alan, orman olsa, bizim futbolcularımızda sağlıklı şartlarda antremen yapsa, en az onlar kadar iyi futbol oynarız diye düşündük. Yani futbolculara duyduğumuz hayranlığı bir bilinmeze bağlayıp, kendimizi de yermekten geri kalmadık.
Dünyayı gezdikçe ve gittiğim ülkelerin içinde yaşayan insanların yaşam şartlarını daha da bir anlamaya başlayınca o ülkelere olan hayranlığım değişiyor. Belki de yaşadığım bu durumu “You always admire what you really dont understand” sözü güzel özetliyor.
Bilgilendirme…
Blogumu takip eden okurlardan aldığım mesajlar böyle bir bilgi verme gerekliliği hissetirdi bana.
Bu blogun amacı kesinlikle gittiğim ülkelerin turistik yerleri, yeme zevkleri, eğlence mekanlarını yazmak değil. İnternet üzerinde ülkeler hakkında bilgi alabileceğiniz birçok blog ve web sitesi mevcut. Bu sebepten ötürü yazılarımı okurken bu tarz bilgi almak isteyen okurlarımın beklentilerini karşılayamacağım için şimdiden özür diliyorum.
Bu blogun amacı, kişisel gelişimim için yaptığım gezilerimde edindiğim tecrübeleri yine bu blogun okuyucularına aktarmaktır. Bu tecrübeler yeni tanıştığım biriyle edindiğim bir deneyim olabileceği gibi dünyanın herhangi bir ülkesinde karşılaştığım bir durum hakkında da olabilir ve ancak okuyanlar bu tecrübeye ortak olabilir…
Belçika ve Beni Saran Düşünceler…
30 olmadan gördüğüm ülkelerden birisi de Belçika’dır. Bu ülkeye Hollanda da olduğum bir zamanda kısa bir tur gerçekleştirdim. Açıkçası diğer Avrupa şehirlerinden çok büyük bir fark görmediğim şehirlerinde dolaşırken aklıma gelen şeylerden biriside; Avrupa’nın hemen hemen gördüğüm yerlerinde benzer mimari eserlerin olduğu, insanlarının az da olsa küçük kültür farklılıklarına sahip olduğuydu.
Belçika’da gezdiğim ve diğer Avrupa şehirlerinde gördüğüm benzerlik ya Avrupa Birliği’nin meyveleri ya da çağımızın en büyük devrimlerinden biri olan internet sayesinde ülkeler arasındaki kültürel farklılıkların birbirine yaklaşması sonucu olduğunu düşünmeye başladım. Özellikle içinde bulunduğum Y Kuşağı’na baktığımızda hemen hemen her ülkede bulunan kuşaklar kültürel benzerlikler gösteriyor.
Düşünsenize internet sayesinde artık sınırlar tamamen ortadan kalkmış gibi. Sadece devletlerin belirlemiş olduğu sınırlar, ekonomik nedenlerle bulunan gümrük kapıları var. Ancak internet sayesinde bu sınırların tamamını aşmak artık mümkün olabiliyor.
Kim bilir belki birgün ülkeler diğer bir ülkeye vize uygulamayacak, sınırlarda pasaport kontrolü yapılmayacak. Her ülke vatandaşı diğer bir ülkenin eğitim ve sağlık hizmetlerinden o ülkelerin vatandaşları gibi faydalanabilecek. Herkesin kimlik kartları her ülkede tanınacak, ülkeler dünya için birer şehir olacak, herkes aynı dili konuşacak… Tamam tamam bunlar şimdilik sadece bu blogda yazılabilecek türden şeyler. Fakat birgün bu dediklerim olacak.
Dipnot:
Uçuş için kullanılan hava yolu şirketi: Türk Hava Yolları – THY
Yanımızda götürdüklerimiz: Sadece cep telefonu ve fotoğraf makinası
İkinci Durak: Berlin, Almanya 1
Evet, 30 olmadan 30 ülke fikrinin bu kadar ilgi çekeceğini düşünmemiştim. Blogun ziyaretçi istatistiklerine baktığımda düşündüğümden çok daha fazla kişinin bu blogu takip etmek istediğini anladım. Ancak yazılarım biraz geç geliyor kusura bakmayın. Güzel eleştiriler de aldım. Bunlardan birisi gittiğim yerlerdeki güzel gördüğüm şeylerin yazılması idi. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Bu blogu yazarken aslında gittiğim yerler hakkında bilgi vermek gibi bir amacım yoktu, elimden geldiğince bilgi vermeye çalışırım ancak asıl amacım insanın yapmış olduğu seyahatlarde başına gelen olaylar karşısında ne gibi tepkiler veriyor ve öğreniyor bunları paylaşmak .
Bir yerde okumuştum, insanın vizyonu 27 – 30 yaşına kadar gelişiyor diyordu. Ben de elimden geldiğince çok şey öğrenerek, çok yer görerek vizyonumu geliştirmeye çalışıyorum. Bildiğiniz gibi vizyonu beslemenin tek yolu da hayatta gördüklerimizi iyi sentezlemekten geçiyor.
Evet, gelelim ikinci yurtdışı ziyaretimi yaptığım Almanya’ya. İkinci ziyaretimin sebebi de Avrupa Ulusal Öğrenci Birliği’ne katılmaktı. Yine hem Yeditepe Üniversitesi’ni hem de resmi olarak Türkiye’yi temsilen bu toplantıya Yeditepe Üniversitesi Öğrenci Birliği Başkanı sıfatımla katıldım. Bu sefer yanımda Birliğimizin Başkan Yardımcısı Yavuz Can Parlar da vardı. Yavuz bir sene sonra birliğin başkanı seçilecekti. Bu açıdan bakıldığında Yavuz, bir önceki dönemde güzel tecrübeler kazanarak Öğrenci Birliği başkanı oldu.
Almanya’ya gitmek için Türkiye’den kalkan uçakta bir Türk iş adamı ile tanışmıştım. Yanıma oturan bu iş adamı Türkiye’de önemli bir toplantıdan dönüyordu. Türkiye’ye yatırım yapmak için Başbakanla görüştüğünü ve Ankara – Konya yolu arasında devasa büyüklükte bir dinlenme tesisi kurmak istediğini söylemişti. Başbakanla iş adamlarının katıldığı bir toplantıda görüştüğünü ve ondan bu yere altyapı götürmesini istediğini söylemişti. Tabi üniversite yıllarında yanınıza oturan birinin başbakanla görüştüğünü söylemesi sizi heycanlandırıyor. Adamın tecrübelerini dinlerken de heycanlanmıştım. Gerçi ben her zaman yaşımdan büyük kişilerle sohbet etmeyi sevmişimdir. Onların sohbetlerinden daha çok keyif almışımdır. Yaşam tecrübelerini öğrenmek beni zenginleştirir diye düşünmüşümdür hep. Yol boyunca sohbet ettik. Berlin havaalanına indiğimizde O Alman vatandaşı olduğu için beklemeden geçip gitti. Biz de pasaport kontrolü için sıraya girdik. Pasaport kontrolünü geçtikten sonra dışarı çıktığımızda, o beyfendinin bizi beklediğini gördüm. Sizi gideceğiniz yere bırakabilirim dedi ama Avrupa Ulusal Öğrenci Birliği’nden arkadaşlarımız yine bizi karşılamıştı. Şimdi diyorum da keşke o beyden bir kartvizit alsaydım, uçakta bana üstü kapalı senin gibi akıllı çocuklar kolay bulunmaz diyerek iş teklifinde bulunduğunu hatırlıyorum. Sanırım onu etkileyen
hem okulumu hem de ülkemi temsilen bu toplantıya katılmam olmuştu. Bu kişinin sadece adını hatırlıyorum, adı Namık idi. Soyadını hatırlamıyorum.
Bu sefer yapılacak toplantı için tüm öğrencilerin buluşma mekanı bir misafirhaneydi. Önceden kaldığımız otelden çok çok kötü görünümlü bu yerde otelden daha çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Yavuz’la birlikte odamıza yerleştik ve biraz dolaşmak için kendimizi dışarı attık. İki Türk genç olarak Alman sokaklarında daha bir özgüvenli yürüyorsunuz. İki kişi olmak insana her zaman daha fazla güven veriyor. Hele ıssız, karanlık sokaklardan geçiyorsanız, hele bir de başka bir ülkedeyseniz.
Almanya’da aklımda kalan en güzel anım akşam yurda dönerken taksi yerine otobüsü tercih ederek yaşadığımız bir olaydı. Otobüsün üst katına çıkmış yurda dönüş yolu üzerinde olan caddeleri izliyorduk. Otobüsün üst katı birkaç kişi dışında boştu. Birkaç durak sonra üst kata 13-14 yaşlarında iki çocuk çıktı. Türkçe konuşuyorlardı, nasıl olduğunu hatırlamadığım bir şekilde konuşmaya başladık. Orada yaşayan Alman vatandaşlığını tercih etmiş Türkler’dendiler. Büyüyünce ne olacaksınız diye sordum. Belki de hiç beklemediğim bir cevabı aldım. Oto Ustası olacağım dedi çocuklardan biri. Oto Ustası mı diye sordum. Evet dedi. Lise döneminde meslek lisesine giderek mezun olur olmaz çalışmaya başlayabiliyorlarmış. Böylece eve para getirip ekonomik özgürlüklerini
kazanabiliyorlarmış. Ülkemi düşündüm, yarış atı gibi her çocuğun üniversite
sınavını kazanma sı için yapılanları düşündüm. Herkesin üniversiteye gitmesine gerek olmayabilir, ara sektörlerde de çok iyi elemanlara ihtiyaç duyulur. İki çocuğa da Türkiye’den getirdiğim birer küçük hediye verip bir sonraki durakta indik…
İlk Durak: Viyana – 1
Hayatımda ilk yurtdışı seyahatimi Yeditepe Üniversitesi Öğrenci Birliği Başkanlığı görevimi yürüttüğüm sırada, Avrupa Ulusal Öğrenci Birliği’nin düzenlediği bir konferans için Avusturya’nın başkenti Viyana’ya yapmıştım.
Seyahat sırasında iki sebepten ötürü çok heycanlıydım. Birincisi ülkemin vermiş olduğu milliyetçi eğitim politikası denebilirdi. İlkokuldan bu yana Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur diyerek büyütülmüş bir nesilden bahsediyoruz. Durum böyle oluncada ayak basacağınız topraklarda yaşayan insanların sizin aslında dostunuz olamayacağı ve sorun çıkaracağını düşünmenizden kaynaklanıyor. Heleki ataları yıllar önce Viyana Kapıları’na dayanmış ama orayı feth edememiş bir tarih ve kültürden geliyorsanız bu sefer bambaşka duygularıda içinizde hissediyorsunuz. Tabi bunda daha yaşı küçük bir üniversite öğrencisi olmamın etkiside var. Heyecanımın, içimin kıpır kıpır olmasının diğer en büyük sebebide gerçekleştirilecek bu etkinliğe üniversitemi daha da önemlisi ülkemi temsilen katılıyor olmamdı.
Avrupa Ulusal Öğrenci Birliği’ne sadece ülkelerin Ulusal Öğrenci Birlikleri başkanları ya da temsilcileri katılabiliyor. O dönemde (sanırım hala) Avurpa Ulusal Öğrenci Birliği’ne Türkiye üye olmadığı için Yeditepe Üniversitesi olarak Türkiye’nin eğitim politikaları konusunda görüş bildirmek için davet almıştık. Yine İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doğuşcan Oto (Öğrenci Birliği Başkanı) ve Serkan Memişoğlu (Öğrenci Birliği Başkan Yardımcı Yardımcısı – O dönemde daha sonra kendisi Başkan seçilmişti) etkinliğe katılanlar arasındaydı.
Viyana’ya iner inmez uçağımız Türkiye’den geldiği için pasaport kontrolünü uçaktan çıktığımız kapıdan yapmaya başladılar. Tabiki sonraları öğrendim ki bu durum her uçak için geçerli değil. O sırada Serkan arkadaşım vizesini Yunanistan’dan almıştı ve güvenlik görevlileri birkaç defa son durağınız burası mı? Burdan başka bir yere geçecek misiniz? diye sorular sorarak bizlerin uçaktan geç inmesine sebep olmuştu. Polis görevlileri belkide güvenliği yüksek tutmak istiyordu ancak benim için Viyana macerası sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı yer olarak aklımda kaldı. Belkide ilk kez çifte standarda tanık oluyordum.
Havaalanında bizi Avurpa Öğrenci Birliği’nde görevli öğrenci arkadaşlarımız karşıladı. Bu kısım gerçekten güzeldi çünkü Avrupa’nın her ülkesinden gelecek ülke temsilcileri için havaalanında öğrenciler önceden hazırlık yapmış, gelecek ülkelerin isimlerini pankartlara yazmışlardı. Bizlerde “İstanbul” yazısını görünce arkadaşlarımızın yanına gittik. Hoşgeldiniz kısmı geçip ve adlarımızı listede işaretlettikten sonra servislerle kalacağımız otele doğru yola çıktık.
Otele geldiğimizde her yerde sırtçantaları vardı. Bugüne kadar yapılan etkinlikler arasında en güzel kalınacak yer olarak buranın seçildiğini öğrendik. Otelde Avrupa’nın her yerinden gelmiş öğrenci temsilcileri bulunuyordu. Bu kişilerin bir kısmı ileride ülkesinin siyasetinde söz sahibi olacak kişilerdi. Çünkü Avurpa Öğrenci Birliği demek Avrupa Birliği’ne üye tüm ülke öğrencilerinin sorunlarını dönemin siyasilerine ulaştıran bir platform demekti. İngiltere’de öğrenci harçlarına yapılan zamların protestosu sırasında Avrupa Öğrenci Birliği çok büyük bir birliktelik gösterip tüm Avrupa Birliği üye ülkedeki öğrencilerin desteğini alarak İngiltere’de öğrenci harçlarına yapılan zamları protesto etmiş ve o dönemdeki hükümetin harçlara yaptığı zamları geri çekmesine vesile olmuştu. Kısacası otelin içinde bizimle birlikte bulunan her bir Öğrenci Birliği Başkanı ülkesinde ses getirebilecek bir grubun birer parçası idi.
Viyana’ya ilk ayak bastığımda duyduğum heycanı, onun sokaklarında gezerkende hissettim. Özellikle Birinci Viyana (Halka halka bölgelere numaralar verilmişti) tarih anlamında görülmeye değerdi.
Devamı gelecek…
Önce Blog!
Selam,
Sizlere öncelikle bu blogun amacından biraz bahsedeyim. Aslında amaç basit. Kendi kendime koyduğum bir hedefi gerçekleştirirken aklımda kalanları, bu hedefe ulaşırken kazandığım tecrübeleri saklamak istediğim bir yer olsun istedim.
Bu blogun okuyucuları, bu serüven sırasında kazandığım tecrübeleri buradan takip edebilir.
Birisi hedefi mi sordu?
30 yaşını doldurmadan 30 ülke görmek!